|
İMAM
NEVEVİ ŞERHİ |
12 – 130 NOLU HADİSLER İÇİN
Rivayetlerde Geçen Ravilerin
İsimleri "Ukayı,
ez-Zührl'den" isnadına dair açıklamalar bundan önceki fasıllarda geçti.
"Yunus" ile ilgili açıklamalar ve bunun altı türlü telaffuz
edileceğine dair bilgiler de daha önceden geçti. "Said b.
el-Müseyyeb" ismindeki ye harfinin meşhur olan kanaate göre fethalı
olacağını, kesreli okunacağının da söylenmiş olduğunu önceden açıklamış
bulunmaktayız.
"Ahmed
b. Abde" be harfi sakin okunur.
"Umeyye
b. Bistam" ile ilgiİi açıklamalar bundan önceki başlıkta geçti. "Hafs
b. Gıyas, A'meş'den, o Ebu Süfyan'dan, o Cabir'den ve Ebu Salih'ten, o Ebu
Hureyre'den" senedinde geçen "ve Ebu Salih'ten" ifadesi yine
A'meş bunu Ebu Salih'ten de rivayet etmiştir, demektir.
Ebu
Hureyre'nin adının, yaklaşık otuz görüş arasındaki en sahih görüşe göre
Abdurrahman b. Sahr olduğu önceden geçmişti. Ayrıca Ebu Salih'in adının Zekvan
es-Semman olduğu, Ebu Süfyan'ın adının Talha b. Nafi, A'meş'in adının Süleyman
b. Mihran olduğu da geçmişti.
"Gıyas"
ismindeki son harf peltek se' dir.
"Ebu
Zubeyr" adının daha önce iman bölümünde Muhammed b. Müslim b. Tedrus
olduğu geçmiş bulunmaktadır.
"Ebu
Gassan el-Misma! Malik b. Abdulvahid", Misma' b. Rabia'ya mensuptur.
"Gassan" isminin munsarıf ve gayr-i munsarıf olduğu, her iki vechin
de caiz olduğu geçmiş bulunmaktadır.
'v-akid
b. Muhammed"in ismi kaf'lıdır. Yine bundan önceki fasıııarda Buhari ve
Müslim'in sahihlerinde fe harfi ile "Vafid" isminin geçmediği, bu
şekilde yazılanların hepsinin kaf ile olduğu da geçmişti.
"Ebu
Halid el-Ahmer ve Ebu Malik, babasından" isnadına gelince, Ebu Malik'in
adı Sa'd b. Tarık'tır. Tarık da sahabidir, her ikisinden de İslam'ın rükünleri
başlığında söz edilmişti. Yine o başlıkta geçtiği üzere Ebu Halid'in adı
Süleyman b. Hayyan'dır.
Senetlerde
bir diğer isim "Abdulaziz ed-Deraverdl'dir" nispetinin açıklanması
hususunda görüş ayrılıkları vardır. Muhakkiklerin söyledikleri en sahih kanaate
göre bu Derabecird' e nispettir. Bu, aralarında el-Asma! ve Ebu Hatim
es-Sicistani'nin de bulunduğu Arapça ve dilbilginlerinden bir topluluğun
görüşüdür. Muhaddislerden İmam Ebu Abduııah el-Buhari, Ebu Hatim b. Hibban
el-Busti, Ebu Nasr el-Kelebazi ve başkaları da böyle demişlerdir. Ayrıca bu
nesep (nispet ismi) hususunda şaz nispetlerdendir diye eklemişlerdir.
Ebu
Hatim dedi ki: Bunun aslı ise Derabi yahut Cirdi' dir. Derabi nispeti ise daha
güzeldir. Derabecird'in İran topraklarında bir şehir olduğu da söylenmiştir.
Buhari ve Kelabazi burada adı geçen Abdulaziz'in dedesi o şehirdendi derken,
el-Busti babası ordandır demiştir.
İbn
Kuteybe ve hadis ehlinden birçok kimse ise bu zat "Deraverd"ye nispet
edilmiştir. Bundan sonra da Deraverd, Derabecird'in kendisidir demişler- dir.
Hayır, bu Horasan'da bir kasabadır da denilmiştir. es-Sem'€mı, el-Ensab
kitabında şöyle demektedir: Onun "Endarabe"den olduğu da söylenmiştir.
Burası ise Belh'e bağlı bir şehirdir. es-Sem'anı'nin bu açıklaması ise nispeti
hususunda "el-Endaraverdi" diyenlerin açıklamasına uygundur.
Babta Geçen Hadislerden Çıkartılan
Fıkhi Hükümler ve Hadislerin Anlamları:
Ebu Bekir (radıyallalıu anlı)
Dönemindeki İrtidadlar
(124)
"Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) vefat edip Ebu Bekr (r.a.) ondan
sonra halifeliğe getirilince ... " (1/201) ibaresi hakkında Hattabi
(rahimehullah) bu sözleri şerh ederken çok güzel açıklamalarda bulunmuş olup,
bu açıklamaların ihtiva ettiği faydalı bilgiler dolayısıyla bunları kaydetmek
bir zorunluluktur. Hattabi (rahimehullah) dedi ki:
Bu
hususta öncelikle bilinmesi gereken şudur: İrtidad edenler iki sınıftı.
Bir
sınıf dinden döndüler ve İslam'dan çıkıp küfre geri girdiler. Ebu Hureyre
(r.a.)'ın: "Araplardan küfre girenler kafir olunca" sözleriyle
kastettikleri bunlardır. Bu sınıf da iki kesimdi. Bunların birisi Müseylime'yi
ve onun nübuwet iddiasını doğrulayan Hanife oğullarından onların dışındaki
kabilelerden olan taraftarları, Esved el-Ansı ile birlikte olup, YemenIilerden
ve diğerlerinden onun çağrısını kabul edenlerdir. Bu kesim tamamıyla Nebimiz
Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in nübuwetini inkar eden, ondan
başkasının nübuwetini iddia eden bir kesimdi. Ebu Bekr (r.a.) onlarla savaştı.
Nihayet Allah Yemame'de Müseylime'nin, San'a'da da el-Ansl'nin öldürülmesini
sağladı. Onların toplulukları dağıldı ve çoğunlukla da ölüp gittiler.
Bu
sınıfın diğer kesimi ise dinden irtidad ederek şer'i hükümleri inkar ettiler,
namazı, zekatı ve dinin diğer emirlerini terk ettiler. Daha önce cahiliye
dönemindeki eski hallerine geri döndüler. Hatta yeryüzünde üç mescit dışında
Allah'a secde edilen mescit kalmadı: Mekke mescidi, Medine mescidi ve Bahreyn'
de Cuvasa denilen bir kasabada Abdulkayslıların mescidi. İşte bu hususta
el-A'ver eş-Şinni bununla övünerek şunları söylemiştir:
"Ve
bizimdi doğu tarafındaki üçüncü mescit
Ve
iki minber ile hutbeler arasında ayırt edici söz de (bizimdi)
Taybe
{Medinel'de ve örtüleri bulunan o örtülü mescitteki (Mescid-i Haram)
Dışında,
insanların bildiğimiz bir mesciilerinin bulunmadığı o günlerdi."
Ezdlilerden
dinlerine sımsıkı sarılan bu kimseler, şanı yüce Allah Müslümanlara Yemame'yi
fethetmeyi nasip edinceye kadar Cuvasa' da kuşatma altında idiler. Onlardan
birisi olan Ebu Bekr b. Kilab oğullarından bir adam Ebu Bekr es-Sıddık
(radıyalllihu anh)'ın imdada yetişmesini isteyerek şöyle demiştir:
"Bir
elçi olarak Ebu Bekir' e bildir Hem de bütün Medine yiğitlerine
Şerefli
bir topluluğun yardımına gitmez misiniz? Cuvasa' da kuşatma altında bulunup
oturan Sanki onların kanları her bir geçitte gibi
Bakanların
gözlerini kamaştıran develerin kanını andırıyor Rahman' a tevekkül ettik, çünkü
biz
Zaferin
tevekkül edenlerin olduğunu gördük."
Diğer
bir sınıf ise, namaz ile zekilt arasında ayırım yaparak namazı kabul ederken,
zekiltın farz olduğunu ve imama ödenmesinin farziyetini inkar etmişlerdi.
(1/202) Bunlar ise gerçekte bağy ehli kimselerdi. O zamanda onlara bu ismin
özelolarak verilmeyiş sebebi riddet ehli dalgası kapsamı içerisinde
olmalarından dolayı idi. Bu bakımdan genelolarak bunların isimleri riddete
izafe edildi çünkü irtidad bu iki işin daha büyüğü ve daha önemli olanı idi.
Bağy
ehli kimselerle savaşmanın tarihi Ali b. Ebu Talib (radıyalllihu anh)'ın
zamanında başladığının kabul edilmesi ise, onun döneminde tek başlarına ayrı ve
müşriklerle karışık bulunmamalarından dolayı olmuştur.
Zekatı
vermeyen bu kimseler arasında zekiltı cömertçe veren ve onu engellemeyen kimseler
de bulunuyordu. Ancak bunların başkanları bu kanaatlerinden onları alıkoymaya
çalıştılar ve bu hususta ellerini (zekiltı teslim etmekten) engellediler. Yerbu
oğulları gibi. Onlar zekiltıarını toplamış ve onu Ebu Bekr (radıyalllihu anh)'a
göndermek istedikleri halde Malik b. Nuveyre bu işi yapmalarına engelolup,
zekiltı aralarında dağıtmıştı.
İşte
Ömer (radıyalllihu anh)'ın görüş ayrılığı ve onlarla savaşmak noktasındaki
şüphe ve tereddüt bunların durumu dolayısıyla sözkonusu olmuş, o da Ebu Bekr
(radıyalllihu anh)'a başvurmuş, onunla tartışmış, ona Nebi (Sallallahu aleyhi
ve Sellem)'in: "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur deyinceye kadar
insanlarla savaşmakla emrolundum. La ilahe Wallah diyen bir kimse canını ve
malını bana karşı korumuş olur" buyruğunu delil göstermişti. Bu şekilde
bir delil gösterme Ömer (radıyalllihu anh)'ın bu karşı duruşu sözün sonuna
bakmadan, şartları üzerinde düşünmeden yalnızca zahiri ne bağlı kalınarak
ortaya ÇıkmıŞtı.
Ebu
Bekr (r.a.) ise ona: "Şüphesiz zekat malın hakkıdır" diye cevap
vermişti. Bu sözleriyle şunu söylemek istiyordu: Kanın ve malın korunması,
şartlarının yerine getirilmesi haline bağlıdır. İki şarta bağlı olan bir hüküm
ise biri ortada yokken yalnlZca birisiyle ortaya Çıkmaz. Sonra Ebu Bekr ona
namazı kıyas etmesini ve zekatı da onun gibi değerlendirmesini söyledi. Onun bu
sözleri söylemesinde aynı zamanda namaz kılmayan kimse ile savaşılacağına dair
ashab-ı kiram tarafından icma olduğuna bir delildi. Aynı zamanda hakkında
ihtilaf olunan bir hususun üzerinde ittifak bulunan bir hususa göre
değerlendirebileceğinin de delili idi. Böylelikle bu meselede Ömer (radıyal1ahu
anh) umumu delil gösterirken, Ebu Bekr (r.a.) da kıyası delil göstermiştir.
Diğer
taraftan bu umumun kıyas ile tahsis edileceğine ve belli bir hüküm hakkında
varid olmuş bir hitabın muhtevasında bulunan şart ve istisnaya riayet edilip, o
hükmün sıhhatinin bununla muteber olacağına da delil vardır. İşte Ömer, Ebu
Bekr {r.a.)'ın kanaatinin doğruluğundan emin olup, onun isabetli olduğunu
açıkça görünce bunlarla savaşmak hususunda ona uydu. İşte "Allah'ın Ebu
Bekr'in kalbine savaşmak için genişlik vermiş olduğunu görünce onun (görüşünün)
hak olduğunu bildim" sözünün anlamı budur. Bu sözleriyle ortaya koyduğu
delil ve nas ve delalet bakımından kendisine gösterdiği belge ile kalbinin
genişlemiş olduğuna işaret etmektedir.
Rafızilerden
bazı kimseler Ebu Bekr {r.a.)'ın Müslüman çocukları esir alan ilk kişi olduğunu
ve aslında bunların zekat ödememekte tevilci kimseler olduklarını, bunların
yüce Allah'ın: "Mallarından bir sadaka al ki bununla kendilerini
temizleyip anndırmış olasın. Onlara dua da et, senin duan şüphesiz onlara huzur
ve güvendir. Allah her şeyi işitendir, bi/endir." (Tevbe, 103)
buyruğundaki hitabın sadece Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) ile karşı
karşıya gelmeye ait özel bir hitap olduğunu ve bunun kendisi dışında hiç
kimsede bulunmayan birtakım şartlarla kayıtlı olduğunu ileri sürüyorIardı.
Çünkü Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in zekat veren kimsenin arındırılıp,
temizlenmesi ve ona dua edilmesi ile ilgili özelliği hiç kimsede yoktu. İşte
böyle bir şüphesi bulunan kimselerin ve benzerlerinin bundan dolayı mazur
görülmeleri ve bu şüphe sebebiyle de onlarla kılıçla savaşılmaması gerektiğini
söylemişler, onlarla savaşmanın bir hakslZlık ve zulüm olduğunu iddia
etmişlerdir.
Hattabi
(rahimehullah) dedi ki: Sözünü ettiğimiz bu iddiayı ileri sürenler (1/203) din
adına herhangi bir nasipleri olmayan, bütün sermayeleri iftira, yalanlamak ve
selefe dil uzatmaktan ibaret olan bir topluluktur.
Bizler
irtidad edenlerin birkaç sınıf olduklarını, onlardan bazılarının dinden dönüp,
Müseylime ve başkalarının nübuvvetini kabul etmeye davet ettiklerini,
kimilerinin namazı ve zekatı terk edip, şer'i hükümlerin tamamını inkar
ettiklerini, ashab-ı kiram'ın kendilerine "kafir" adını verdiği
kimselerin bunlar olduklarını belirtmiştik.
İşte
bundan dolayı Ebu Bekr (r.a.) onların çoluk çocuklarının esir alınması
gerektiği görüşünü benimsemiş ve bu hususta ashab-ı kiram'ın çoğu onları
desteklemişlerdir. Ali b. Ebu Talib (radıyalIahu anh) da Hanife oğullarından
alınan esirlerden bir cariyeden bir çocuk sahibi olmuş ve bu cariyenin ondan
İbnu'l-Hanefiye diye bilinen Muhammed adındaki oğlu dünyaya gelmişti. Diğer
taraftan ashab-ı kiram dönemi bitmeden mürtedin esir alınmayacağı üzerinde icma
etmiş oldular.
Aralarından
zekatı vermemekle birlikte dinin aslını kabul etmeye devam edenlere gelince,
bunlar bağy ehli kimseler olup, onlardan ayrı olarak değerlendirilmeleri
halinde bunlara kafir adı verilmemiştir. Her ne kadar riddet, dinin yerine
getirmediği birtakım hakların yerine gelmesini engellemekte diğer mürtedlerle
ortak olmaları dolayısıyla kendilerine de izafe edilmiş olsa bile bu böyledir.
Buna sebep ise (buradaki) riddet (dönüş, irtidad)ın lugavi bir isim oluşudur.
Buna göre önceleri bir işe yönelik iken ondan vazgeçen her kişi hakkında, ondan
riddet etti, denilir. İşte bunlardan da itaatten yüz çevirmek, hakkı vermemek
tavrı görülmüş ve böylelikle onlardan dine bağlılıkları sebebiyle övülmek ve
methedilmek sıfatı da kesintiye uğramış, aksine gerçek anlamda irtidad etmiş
olan topluluklarla ortaklıkları sebebiyle çirkin isim de onlara bulaşmış oldu.
Yüce
Allah'ın: "Mallarından bir sadaka al" buyruğuna ve burada hitabın
Rasfılullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)' e ait olduğu şeklindeki iddialarına
gelince, şüphesiz yüce Allah'ın kitabındaki hitaplar üç türlüdür:
1-
Genel hitaplar: Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Namaz kılmak için
kalktığınız zaman ... " (Maide, 6) buyruğu ile: "Ey iman edenler!
Oruç üzerinize farz olarak yazıldı. " (Bakara, 183) buyrukları gibi.
2-
Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e özel ve başkasının onunla ortak olmadığı
hitap: Bu da özelolduğu belirtisi ve kimsenin ortak olmadığının alameti ile
başkasından ayrı ve farklı olduğu belirtilen hitaptır. Yüce Allah'ın:
"Gecenin bir kısmında da sana özel nafile olmak üzere onunla (Kur'an ile)
gece namazı kıL." (İsra, 79) buyruğu ile: "Diğer müminler bir yana
yalnız sana has olmak üzere" (Ahzab, SO) buyruklarında olduğu gibi.
3-
Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e yönelik olmakla birlikte muhatap olarak
kendisi ile bütün ümmetinin eşit olduğu hitaplar. Yüce Allah'ın: "Güneşin
(batıya doğru) kaymasından ... namazı dosdoğru kıl." (İsra, 78);
"Kur'an'ı okuyacağın zaman o koğulmuş şeytandan Allah'a sığın."
(Nahl, 98); "Sen de aralarında bulunup, onlara namaz kıldırdığında ...
" (Nisa, 102) ve buna benzer Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)' e yönelik
görünen diğer hitaplar böyledir. Bütün bunlar Raslilullah (Sallallahu aleyhi ve
Sellem)'e özel buyruklar olmayıp, ümmet de bu buyruklarda onunla ortaktır. İşte
yüce Allah'ın: "Mallarından bir sadaka al" (Tevbe, 103) buyruğu da
böyledir. Bu sebeple ondan sonra ümmetin işlerini yönetmekle görevli olan
kimsenin zekatı onlardan almak hususunda onun izlediği yoldan gitmek görevi
vardır. Hitabın Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)' e yönelik olmasının anlamı
da şudur: Yüce Allah'ın yoluna davet eden, onun adına muradının anlamını beyan
eden odur. Dolayısıyla hitabın öncelikle ona yönelik olmasının sebebi, dinin şer'i
hükümlerinde izlenecek yolun onun izlediği ve kendilerine beyan ettiği şekilde
olması içindir. İşte yüce Allah'ın:
"Ey
Nebi, kadınları boşayacak olursanız, onları iddetlerine doğru boşayınız." (Talak,
1) buyruğu da bu türdendir. Hitap özelolarak onun adına nübüwet muhatap
alınarak başlamakta sonra hem ona, hem de ümmetinin diğer fertlerine hükmün
genelolduğuna dikkat çekilerek hitapta bulunulmuştur.
Bazen
hitap ona yönelik olmakla birlikte maksat ondan başkası da olabilir. Yüce
Allah'ın: "Eğer sana indirdiğimizden şüphede isen senden önce kitabı
okuyanlara sor. Andolsun ki hak sana Rabbinden gelmiştir. O halde sakın şüphe
edenlerden olma" (Yunus, 94) buyruğunda olduğu gibi. Onun kendisine indirilenlerden
herhangi birisi hakkında kesinlikle şüphe etmiş olması düşünülemez.
Zekat
veren kimseye imam (İslam devlet yöneticisi) tarafından temizlenmesi ve
arınması ile (11204) ona dua edilmesine gelince, şüphesiz bütün bunlara Allah'a
ve Raslilüne zekat hususunda itaat etmek suretiyle nail olunur. Onun zamanında
(Sallallahu aleyhi ve Sellem) yapılan bir iyilik ameline karşı vaat edilmiş
bütün sevaplar kesintisiz olarak kalıcıdır, devam etmektedir. Bu sebeple imamın
ve zekat toplayan amilin zekatını veren kimsenin malının artması ve
bereketlenmesi için dua etmesi müstehaptır. Allah'ın bunu kabul etmesi ve bu
duayı karşılıksız bırakmaması da ümit edilir.
Eğer:
Zekatı vermeyen kesimin durumunu nasıl yorumlayıp da kendilerini bağyler olarak
değerlendirdin. Eğer günümüzde Müslümanlardan bir kesim zekatın farz olduğunu
inkar edip, onu eda etmek istemeyecek olurlarsa onların da hükmü bağy edenlerin
hükmü gibi olur mu, denilecek olursa şöyle cevap veririz: Hayır, çünkü bu
zamanda zekatın farz olduğunu inkar eden kimse Müslümanların icmaı ile kafir
olur. Günümüzde bu durumdakilerle onlar arasındaki farka gelince, onlar o çağda
benzeri görülmeyen çeşitli sebep ve durumlardan ötürü mazur görülmüşlerdir.
Nesh sebebiyle hükümlerde değişikliğin ortaya çıktığı şekliyle şeriat üzerinden
henüz uzun bir zaman geçmemişti. Diğer taraftan onlar dinin emirlerini bilmeyen
cahil kimselerdi ve yeni Müslüman olmuşlardı. Bu sebeple şüphenin etkisi
altında kalmışlardı. Bundan dolayı mazur görüldüler. Günümüze gelince İslam
dini yayılmış, özel genel (alim, cahil) herkesin bileceği şekilde zekatın farz
olduğu bilgisi Müslümanlar arasında yaygınlık kazanmış, bu hususta bilgili
bilgisiz ortak imkana sahip olmuş bulunmaktadır. Bu sebeple zekatı inkar etmek
üzere yapacağı herhangi bir tevil sebebiyle hiç kimse mazur görülemez. Ümmetin
üzerinde icma edip, hükmüne dair bilgi yaygın olan emirlerden herhangi
birisinin inkar edilmesinde de durum böyledir. Beş vakit namaz, ramazan ayı
orucu, cünüplükten gusletmek, zina etmenin, içki içmenin, mahrem kadınları
nikahlamanın haram olduğu ve benzeri hükümler böyledir. Ancak eğer kişi henüz
yeni Müslüman olmuş, İslam'ın sınırlarını tanımayan birisi ise eğer bilmeden
herhangi bir şey inkar edecek olursa, kafir olmaz onun durumu İslam dini adının
üzerinde kalması bakımından o kimseler gibi olur. Hakkında icma bulunduğu ancak
özel kimselerin bildiği türden hükümler ise, kadının halası ve teyzesi üzerine
nikahlanmasının haram olduğu, kasten katilin mirasçı olamayacağı, ninenin
mirastan payının altıda bir olduğu ve benzeri hükümlere gelince, bunları inkar
eden bir kimse kafir olmaz. Aksine avam arasında bu gibi hükümlerin bilgisi
yaygın olmadığından ötürü mazur görülür.
Hattabi
(rahimehullah devamla) dedi ki: Bizim kendilerinden naklettiğimiz şekilde bu
hadisi tevil eden kimselerin şüphe ve tereddütle karşı karşıya kalmalarının
sebebi, hadisin Ebu Hureyre tarafından nakledilen rivayetinde çokça hazfedilmiş
ifadeleri n bulunmasından dolayıdır çünkü o hadisi rivayet etmekten maksat onu
olduğu gibi nakledip, aralarından irtidad edenlerin nasıl irtidad ettiklerine
dair olayı zikretmek değildir. O hadisi rivayet etmekten maksadı, Ebu Bekir ve
Ömer (r.a.) arasında meydana gelen olay ve onlarla savaşmanın mubah görülmesi
hususunda birbirleriyle tartışmalarını anlatmaktı. Ebu Hureyre'nin olayı
tamamıyla zikretmeye önem vermeyişi muhatapların onu bildiğine güvenmiş
olmasından dolayı olması da muhtemeldir. (1/205) Çünkü onun muhatapları olayın
nasılolduğunu biliyorlardı.
Ebu
Hureyre'nin rivayet ettiği hadisin muhtasar olduğunu bize açıkça gösteren
Abdullah b. Ömer ve Enes (r.a.uma)'nın bu hadisi Ebu Hureyre'nin sözünü
etmediği bir fazlalıkla rivayet etmiş olmalarıdır. Mesela İbn Ömer (r.a.)'ın
rivayet ettiği hadise göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
"Ben Allah 'tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın
Rasulü olduğuna şahadet getirinceye kadar, namazı dosdoğru kılıncaya, zekatı
verinceye kadar savaşmakla emrolundum. Onlar bunlan yapacak olurlarsa benden
kanlarını ve mallannı korumuş olurlar. İslam hakkıyla olması müstesna.
Hesaplannı görmek ise Allah' a aittir. "
Enes
(r.a.)'ın rivayetinde de şöyle denilmektedir: "Allah'tan başka hiçbir ilah
olmadığına, Muhammed'in onun kulu ve Resulü olduğuna şahadet edinceye,
kıblemize yönelinceye, kestiklerimizi yiyinceye, bizim gibi namaz kılıncaya
kadar savaşmakla emrolundum. Bunu yapacak olurlarsa kanları ve malları bize
haram olur, hakkı ile olması müstesna. Müslümanların lehine olan, onların da
lehinedir. Müslümanların aleyhine olan onların da aleyhinedir." Allah en
iyi bilendir. -Hattabi (rahimehullah)'ın ifadeleri burada sona ermektedir.-
Derim
ki: Bu kitapta zikredilen üçüncü rivayet yolunda (126 no'lu hadiste) Ebu
Hureyre'nin rivayetiyle Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in şöyle
buyurduğu sabittir: "İnsanlarla Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına
şahitlik edinceye, bana ve benim getirdiklerime iman edinceye kadar savaşmakla
emrolundum. Onlar bunu yapacak olur/arsa bana karşı kanlannı ve mallannı
korumuş olurlar. Onun hakkı ile olması müstesna. "
Ebu
Bekr (r.a.)'ın (bu gibi buyrukları) delil göstermesi ve Ömer (r.a.)'ın itiraz
etmesi her ikisinin de Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den İbn
Ömer'in, Enes'in ve Ebu Hureyre'nin hıfz edip bellediklerini bellememiş oldukları
anlaşılmaktadır. Sanki bu üç kişi rivayetlerinde bulunan bu fazlalıkları bir
başka mecliste iken dinlemiş gibidirler. Ömer (r.a.) eğer bunları işitmiş
olsaydı muhalefet etmezdi ve hadisi delil göstermezdi çünkü hadis bu fazlalıkla
ona karşı bir delildir. Şayet Ebu Bekr (r.a.) bu fazlalığı duymuş olsaydı bunu
kesinlikle delil gösterir, kıyas ve genel durumu delil diye ortaya koymazdı.
Allah en iyi bilendir.
(125)
"La ilahe illailah deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. La
ilahe illailah diyen de bana karşı canını ve malını korumuş olur. Hakkı ile
olması müstesna, hesabını görmek de Allah' a aittir" buyruğu hakkında
Hattabi (rahimehullah) dedi ki: Bilindiği gibi bundan maksat kitap ehli
dışarıda tutulan putperest kimselerdir çünkü kitap ehli Allah'tan başka ilah
yoktur, derler. Bundan sonra da putperestlerle savaşılır ve (La ilahe illallah
deyinceye kadar) kılıç üzerlerinden kalkmaz. (Devamla) dedi ki: "Hesabını
görmek AlIah'a aittir" buyruğu da zahiren ihlal ettikleri farz hükümlerden
ayrı olarak saklayıp, gizledikleri hususlarda hesaplarını görmek Allah'a
aittir. (Devamla) dedi ki: Dışa Müslüman olduğunu gösterip de, dışa Müslüman
olduğunu göstermeden önceki hükmünü gizleyen kimse hakkında olduğu da
söylenmiştir ve bu ilim adamlarının çoğunluğunun görüşüdür. Malik zındık
kimsenin tövbesinin kabul edilmeyeceği kanaatindedir. Aynı görüş Ahmed b.
Hanbel' den de nakledilmiştir. Allah ikisinden de razı olsun. -Hattabi'nin
ifadeleri burada sona ermektedir.-
Kadı
Iyaz bu anlamdaki açıklamaları zikretmekle birlikte bunlara ek açıklamalarda
bulunup, ifadelere daha da açıklık getirmiş (11106) ve şöyle demiştir: Mal ve
canın koruma alhnda olmasının özelolarak la ilahe illallah diyenler hakkında
sözkonusu edilmesi iman davetini kabul etmenin ifadesidir. Bundan maksat ise
Arap müşrikleri, putperestler ve tevhide inanmayan kimselerdir. Bunlar İslam'a
ilk davet olunan ve İslam'ı kabul etmeleri için kendileri ile savaşılan ilk
kimselerdi. Tevhidi kabul eden onların dışındakilere gelince, can ve mallarının
koruma altına alınması için la ilah e illallah demesi ile yetinilmez çünkü o
bunu kafir iken de söylüyordu ve bu onun inancının bir parçasıdır. Bundan
dolayı diğer hadiste de: "Ve benim Allah'ın Resulü olduğuma şahadet
getirinceye, namazı dosdoğru kılıp, zekah verinceye kadar" buyurulmuştur.
-Kadı Iyaz'ın sözleri bunlardır.-
Derim
ki: Bununla birlikte Resulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in
getirdiklerinin tamamına iman etmek de zorunludur. Nitekim Ebu Hureyre'nin
diğer rivayetinde böyle ifade edilmiştir. Bu rivayet kitapta da: '1ilIah 'tan
başka ilah olmadığına şaMdet getirip, bana ve benim getirdiklerime iman
edinceye kadar ... " diye zikredilmiştir. Allah en iyi bilendir.
Zındığın Tövbesi
Derim
ki: Mezhebimize mensup ilim adamları zındığın tövbesinin kabulü hususunda
farklı görüşlere aittir. Zındık, şeriah tamamen inkar eden kimsedir. Onun ile
ilgili olarak mezhep alimlerimizin beş farklı görüşünü nakletmişlerdir.
Bunların
en sahih ve doğru olanı tövbesinin kayıtsız ve şartsız olarak kabul edileceğidir.
Bunun gerekçesi ise mutlak olarak rivayet edilmiş sahih hadislerdir.
İkincisi,
tövbesi kabul edilmez ve kesinlikle öldürülür. Ama samimi bir şekilde tövbe
etmişse bu ahiret yurdunda ona fayda verir ve cennetliklerden olur demişlerdir
.
Üçüncü
görüşe göre, bir defa tövbe ederse kabul edilir. Fakat aynı inkarı tekrar
edecek olursa tövbesi kabul edilmez.
Dördüncü
görüşe göre, Müslüman olması istenmeksizin kendiliğinden Müslüman olursa bu
(tövbesi ve Müslüman olması) kabul edili. Eğer kılıcın altında iken Müslüman
olmuşsa kabul edilmez.
Beşincisi
ise, şayet dalalete davet eden propagandacı birisi ise, bu tövbesi kabul
edilmez. Aksi takdirde tövbesi (Müslüman olması) kabul edilir. Allah en iyi
bilendir.
Ebu
Bekr (r.a.)'ın: "Allah'a yemin olsun ki namaz ile zekat arasında ayırım
gözetenlerle savaşacağım" sözüne gelince, ayırım gözetmek anlamındaki (J))
lafzının re harfini şeddeli ve şeddesiz olarak zaptetmiş bulunmaktayız. Bu da:
Namaz hususunda itaat edip, zekatı inkar eden yahut onu vermeyen kimse
anlamındadır. Buna göre hakimin meclisinde olmasa bile yemin etmenin caiz
olduğu ve eğer bir durumun önemini anlatmak ve buna benzer bir ihtiyaç sebebi
ile yapılmışsa mekruh olmadığı hükmü de anlaşılmaktadır.
Ebu
Bekr (r.a.)'ın: "Allah'a yemin ederim ki hayatta iken Resulullah
(Sallallahu aleyhi ve Sellem)'e ödedikleri bir yuları bana vermeyecek olurlarsa
onu vermedikleri için onlarla savaşırım." Müslim'de bu şekilde: ('1 \.iç)
bir yular olarak zikredilmiştir. Buhari' deki bazı rivayetlerde de böyledir.
Bazı lafıılarında ise (li\.:s.) şeklinde ayn harfi fethalı ve nun ile dişi keçi
oğlağı demektir. Her ikisi de doğrudur. Bu farklı rivayetler onun bu sözleri
iki defa tekrarladığı ve bir seferinde yular diğerinde ise keçi oğlağı tabirini
kullandığı şeklinde yorumlanmıştır. Bundan dolayı ondan bu iki lafız rivayet
edilmiştir.
Keçi
oğlağı rivayeti zekatı verilen koyun türünden olan bütün hayvanların yaşının
küçük olması hali ile açıklanır. Senenin bir vaktinde annelerinin ölmesi
ihtimalinde olduğu gibi. Annelerin zekatının ödenme senesi dolduğu vakit
annelerin dolan senesi sebebiyle küçüklerin (yavrularının) zekatı ödenir.
Annelerinden bazılarının kalıp kalmamış olması arasında fark yoktur. Sahih ve
meşhur olan budur. (1/207) Mezhep alimlerimizden Ebu'l-Kasım el-Enmati dedi ki:
Annelerinin üzerinden senenin geçmiş olması sebebiyle annelerden nisaba tabi
olacak sayıda koyun kalmadığı sürece yavruların zekatı ödenmez. Bazı mezhep
alimlerirniz annelerden geriye bir şey kalmadığı sürece demişlerdir. Bu da büyüklerin
çoğunlukla ölüp, küçük yavruların doğması, büyükleri n için hesap edilen
senenin hem geri kalan büyükler, hem de küçükler üzerinden geri kalan sürenin
tamamlanması halinde sözkonusu olur. Allah en iyi bilendir. "Yular"
rivayetine gelince, eski yeni ilim adamları bunun hakkında görüş aynlığı
içindedirler. Alimlerden bir topluluğun kanaatine göre bundan maksat bir yıllık
zekattır. Dilde de bu böyle bilinir. Nesai, en-Nadr b. Şumeyl, Ebu Ubeyde,
el-Müberred ve onların dışındaki diğer dilcilerin görüşü de budur, fukahadan
bir topluluğun görüşü de budur. Bunlar (yular anlamı verilen)
"el-ikal"in bir yılın zekah hakkında kullanılacağına Amr b.
el-Adda'nın şu beyitini delil göstermişlerdir:
"Bir
ikal (sene boyunca) sa'y etti (zekat topladı) ve bize bir tutam saç dahi
bırakmadı.
Peki
ya Amr iki ikal (yıl) boyunca sa'y etmiş (zekat toplamış) olsaydı ne
olurdu?"
Bu
sözleriyle bir ikal (yıllık) süreyi kastettiğinden dolayı zarf olarak bu lafzı
nasbetmiştir. Burada sözü geçen sai (sa'yeden zekat toplayıcısı) Amr'ın adı Amr
b. Utbe b. Ebu Süfyan'dır. Amcası Muaviye b. Ebu Süfyan (r.a.) onu Kelblilerin
zekatlarını toplamak üzere görevlendirmişti. İşte onların şairi onun hakkında
bu beyiti söylemiştir:
Bu
görüş sahipleri derler ki: Aynca devenin kendisiyle bağlandığı ipin adı olan
yuların zekat olarak ödenmesi icap etmez. Dolayısıyla onun için savaşmak da
caiz değildir. O halde hadisin ona göre yorumlanması sahih olamaz.
Muhakkiklerden
pek çok kimse ise ikal denilen yulardan maksadın devenin kendisiyle bağlandığı
ip olduğu kanaatindedir. Bu açıklama Malik, İbn Ebu Zi'b ve başkalarından
nakledilmektedir. Bu görüş aynı zamanda et-Tahrir sahibi ile ileri gelen
müteahhir alimlerden bir topluluğun da tercih ettiği kanaattir. et-Tahrir
sahibi der ki: Bu sözden maksadın bir yıllık zekattır diyenlerin bu açıklaması
bir zorlamadır ve Arapların anlahm yolundan bir uzaklaşışhr çünkü ifade
daraltma, işi sıkı tutma ve mübalağa olmak üzere söylenmiştir. O halde savaşın
kendisine bağlı gösterilecek olan sebebin az ve değersiz olması gerekmektedir.
Eğer bir yıllık sadaka hakkında yorumlanacak olursa bu anlam ortaya çıkmaz. Ben
bu açıklamayı ancak Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in: "Bir yumurtayı
çalıp da bundan dolayı eli kesilen hırsıza, bir ipi çalıp da eli kesilen hırsıza
lanet olsun" hadisini açıklarken yumurtadan kasıt savaşta başın kendisiyle
örtüldüğü yumurta (miğfer) dır, ipten kasıt ise gemi halatlarından birisidir.
Bunların her birisi ise çok miktarda dinar değerindedir şeklindeki
açıklamalarından başka bir açıklamaya benzetemiyorum. Bazı muhakkikler der ki:
Böyle bir açıklama dili bilen ve Arapların sözlerini nasıl kullandıklarından
haberdar olan bir kimseye göre caiz değildir çünkü buradaki anlatım hırsızlık
yapan kimsenin çalacağı şeyin çokluğu nu anlatacak yer değildir ki sözü geçen
yumurta, birkaç dinara değen miğfer ve sözü geçen ip hırsızın taşımayacağı
kadar ağır olan ip olarak yorumlansın.
Arapların
da, Arap olmayanların da: "Mücevher bir gerdanıık sebebiyle kendisini
dövülmeye maruz bırakan yahut koca bir misk torbası çaldığı için ganimet
hırsızlığı cezasına kendisini maruz bırakan kimseyi Allah kahretsin" demek
adetleri yoktur. Bu gibi hallerde söylenmesi adet olan ise: İşe yaramayan,
değersiz bir ip yahut bir top kıl dolayısıyla elinin kesilmesi ile karşı karşıya
bırakana Allah lanet etsin, demektir. Bu türden kullanılan ifade ne kadar
değersiz bir şeyi anlatıyorsa o kadar belağatlı olur. (11208) O halde burada
sahih olan onun bununla kastettiği kendisiyle devenin bağlandığı yu lar
olmasıdır. Ancak bu sözleri ile yuların kendisini değil, onun değeri kadarı
basit bir meblağı kastetmiştir. Buna delil de bu söz ile mubalağayı kastetmiş
olduğu gösterilir. Bundan dolayıdır ki diğer rivayette "bir oğlak"
derken, kimisinde de: "Ağzı ve sakalı küçük bir oğlağı ban21 vermeyecek
olsalar dahi" demiştir.- et-Tahrir sahibinin ifadeleri buraya kadardır.-
İşte
onun bu tercih ettiği, başkasının göz önÜnde bulundurulmamasını gerektiren,
sahih olan görüştür.
Buna
binaen de "bana bir yular vermeyecek olsalar" dan neyin kastedildiği
hususunda da farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Bunun değeri kadar vermeyecek
olurlarsa diye açıklanmıştır. Altın, gümüş, öşür türü zekatlar, maden, zekat,
fıtır sadakası ve bazı hallerde davarlarda düşünülebilen açık anlam budur.
Nitekim bir kimsenin belli yaşta bir hayvanı zekat olarak ödemesi gerekirken
yanında o yaşta hayvan bulunmayıp, bir alttaki yaşa iner ve bunun karşılığında
da yirmi dirhem ödemeyi seçerse o yirmi dinardan bir yular değerini vermeyecek
olması hali buna örnektir. Aynı şekilde onun koyun türü davarları keçi olup,
aralarında dişi bir keçi zekat vermesi gerekirken bir yular değerinde olan o
keçiyi vermek istememesi hali de buna örnektir. Sözünü ettiğim bu örneklerin
benzeri fıkıh kitaplarında çoktur ve bilinmektedir. Bu şekli sözkonusu ederek
diğerlerine dikkat çekmek istedim.
Ayrıca
böyle bir şeyin düşünülmesinin zor olmadığını da anlatmaya çalıştım çünkü ben
fıkıhla uğraşmayan pek çok kimsenin bunun ne şekilde olacağını düşünmekte
zorlandığını ve sonunda bazılarının bunu mübalağaya yorumlayarak böyle bir
şeyin düşünülemeyeceğini söylediğini, hatta bazı mütekaddimun alimlerinin de
ona muvafakat ettiklerini gördüm. Bu türlü bir kanaat ise çirkin bir hata ve
açık bir bilgisizliktir.
Hattabi
kimi ilim adamından şu anlamda bir kanaat nakletmiştir: -Ticaret mallarından
olması halinde- bir yulara düşen zekatı dahi bana vermeyecek olurlarsa ... Bu
da doğru bir tevildir ve bana bir yular vermeyecek olurlarsa ifadesi ile
değerin zekat olarak ödenmesini kabul edenlerin kanaatine göre yuların
kendisini vermeyecek olurlarsa demek olur. Bu şekli de Şafii (rahimehullah)'ın
mezhebindeki görüşlerinden birisine göre tasawur olunabilir çünkü İmam
Şafii'nin ticaret mallarının zekatı hakkında üç görüşü vardır. 1- Bir görüşe
göre o ticaret malından ayni olarak ip yahut başkasını alması sözkonusu olur.
Nitekim davarlardan türünden zekat alındığı gibi. 2- Ancak değerinin kırkta
biri karşılığı dirhem yahut dinar alır. -Altın ve gümüşte olduğu gibi-o 3-
Ticaret malı ya da nakit almaktan birisini seçmekte serbest bırakılır. Allah en
iyi bilendir.
Hattabi
bazı ilim ehlinden, yuların zekat olarak ödenmesinin farz olan hayvan ile
birlikte alınacağını söylediğini nakletmektedir çünkü o hayvanı zekat vermekle
yükümlü olan kişi onu teslim etmekle yükümlüdür. Zekat olarak verilen hayvanın
tam anlamıyla kabzedilmesi ise bağı ve yuları ile alınması halinde sözkonusu
olur.
Hattabi
dedi ki: İbn Aişe dedi ki: Zekat tahsildarının zekatı aldığı vakit bir ip alıp onunla
iki deveyi bağlaması adet idi. Yani o ipi develer kaçmasın diye ikisinin
boynuna bağlardı. Ebu Ubeyd dedi ki: Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)
Muhammed b. Mesleme'yi zekat toplamak üzere göndermişti. O da zekat olarak
ödenen her iki davar ile birlikte onların yularlarını ve iplerini de alırdı.
Ömer (radıyaııahu anh) da: Zekat olarak alınan her bir davar ile birlikte bir
de yularını alır, demiştir.
"Bir
de baktım ki yüce Allah savaş için Ebu Bekr'in kalbine genişlik vermiş
bulunuyor. Böylelikle onun hak olduğunu anladım." (11209) Kalbine genişlik
vermesi (şerh}nin anlamı kalbini açması, ona genişlik ve bu hususta yumuşaklık
vermesi demektir. Yani ben onun yüce Allah'ın kalbine bu iş için rahat ve huzur
vermiş olduğunu ve onun bunu doğru görmesini sağladığı için savaşmakta kararlı
olduğunu anladım.
"Onun
hak olduğunu bildim" sözleri de şu demektir: Ortaya koyduğu delil ve belge
sebebiyle ben de onun benimsediği bu görüşün hak olduğunu bildim. Yoksa bu Ömer
(r.a.)'ın Ebu Bekr (r.a.)'ı taklit ettiği anlamına gelmez çünkü müçtehid,
müçtehidi taklit etmez. Rafıziler Ömer (radıyaııahu anh)'ın Ebu Bekir'i taklit
ederek ona muvafakat ettiğini ileri sürmüş ve bunu imamların masum olması
gerektiği şeklindeki bozuk mezhebi anlayışlarına dayandırmıştır. Bu ise onların
cahillik olduğu açıkça görülen bir kanaatleridir, Allah en iyi bilendir.
(126)
Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in diğer rivayetteki: ''Allah'tan başka
hiçbir ilah olmadığına şahadet edinceye ve bana ve getirdiklerime iman edinceye
kadar insanlarla savaşmakla ... " buyruğu da diğer rivayetlerde zikredilen
sadece "Allah'tan başka ilah olmadığı" şeklindeki kısa kesilen ibare
açıklanmış olmaktadır. Buna dair açıklama daha önce de geçti. Ayrıca bunda
selef ve haleften muhakkiklerin ve büyük çoğunluğun mezhebi olan şu kanaatin
lehine de bir delalet bulunmaktadır: Bir kimse İslam dinine herhangi bir
tereddüt sözkonusu olmaksızın kesinlikle inanacak olursa bu inancı ona
yeterlidir ve o muvahhidlerden bir mümindir. Onun ayrıca kelamcıların
delillerini öğrenmesine ve bu deliller yoluyla Allah'ı bilmesine ihtiyacı
yoktur. Bu kanaat de bunu vacip (farz) gören ve o kimsenin kıble ehlinden
olmasının şartı olduğunu söyleyen (11210) ve ancak bununla Müslümanların
hükmünde sayılacağını ileri sürenlerin kanaatine aykırıdır. Bu aykırı kanaat
ise Mutezile'nin birçoğunun ve mezhebimize mensup bazı kelamcıların görüşüdür,
açık bir hatadır. Çünkü maksat kesin tasdiktir, bu da gerçekleşmiş
bulunmaktadır. Diğer taraftan Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'de
getirdiklerinin tasdik edilmesini yeterli görmüş, delile bağlı olarak bilgiyi
şart koşmamıştır.
Buhari
ve Müslim'in Sahihlerinde bu hususta birbirini destekleyip, pekiştiren pek çok
hadisler gelmiştir ki bunların toplamı aslının mütevatir olduğunu ve kesin
bilgi ifade ettiklerini göstermektedir. İman bölümünün baş taraflarında bu
kural daha önceden zikredilmiş idi.
(127m):
"Sonra: Hatırlat, çünkü sen ancak bir hatırlatıcısın, onların üzerinde bir
zorba değilsin, buyruğunu okudu." Müfessirler der ki: Buyruğun anlamı şudur:
Sen ancak öğüt veren birisisin. O sırada sadece hatırlatmak emri verilmişti.
Bundan sonra savaş emri verildi. Zorlayıcı, baskı kuran, zorlayan demektir.
Zorba diye açıklandığı gibi, rab diye de açıklanmıştır. Allah en iyi bilendir.
Bu Hadisin (ve Rivayetlerinin)
Muhtevası
Bil
ki, bu hadis çeşitli rivayet yollarıyla türlü ilimIeri ve birtakım kaideleri
kapsamaktadır. Ben kısa bir şekilde bunların ana başlıklarına işaret edeceğim.
1-
Ebu Bekr (r.a.)' ın kahramanlığı ve kahramanlıkta ve bilgide diğerlerinden önde
olduğuna dair en açık ve kesin bir delil bulunmaktadır çünkü o yüce Allah'ın
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'den sonra Müslümanlara ihsan etmiş
olduğu en büyük nimet olan bu pek muazzam halde savaşmak hususunda sebat
göstermiştir. (1/211)
2-
Kendisi (r.a.) da incelikli bakışı ve sağlam düşüncesi sebebiyle önceleri
kendisinden başka kimsenin kendisiyle paylaşmadığı bir bilgiyi istinbat etmiş
(çıkarmış) tır. İşte bu ve bunun dışında yüce Allah'ın kendisine ihsan etmiş
olduğu lütuflar sebebiyle hak ehli onun Rasulullah (sallallahu aleyhi ve
seııem)'in ümmetinin en faziletlisi olduğu üzerinde icma etmişlerdir. İlim
adamları onun üstünlüğünün bilinmesi ile ilgili usule dair kaynaklarda ve
başkalarında meşhur pek çok eser tasnif etmişlerdir. Bunların en güzellerinden
birisi de İmam Ebu'l-Muzaffer Mansur b. Muhammed es-Sem'€mı eşŞafii'nin:
"Fedailu's-Sahabe (r.a.um)" adlı eseridir.
3-
Hakkın ortaya çıkması için imamlara, büyük şahsiyetlere soru sormak ve onlarla
tartışmak caizdir.
4-
İmanın şartı şahadet kelimelerini -onlara inanmakla birlikte- itikat etmek ve
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem)' in bütün getirdiklerine inanmaktır.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bu hususu: "Allah'tan başka ilah
olmadığına şahitlik edinceye, bana ve getirdiklerime iman edinceye kadar
insanlarla savaşmakla emrolundum" buyruğu ile bir arada ifade etmiş
olmaktadır.
5-
Cihad vaciptir.
6-
Tevhid kelimesini söyleyeni n -kılıç zoru altında iken dahi malının ve canının
korunması (himaye altına alınması)- sözkonusudur.
7-
Hükümler zahire göre uygulanır. İç dünyadaki halin hesabı Allah'a aittir.
8-
Kıyas yapmak ve kıyas ile amel etmek caizdir.
9-
Zekatı, namazı ya da bunların dışındakidiğer İslam vecibelerini az ya da çok olsun
engelleyenlerle savaşmak farzdır çünkü Ebu Bekr (r.a.):
"Bana
bir yular -yahut bir oğlak- vermeyecek olsalar dahi" buyurmuştur.
10-
Genel hükümlere delil olarak sarılmak caizdir çünkü Ebu Bekr (r.a.):
"Zekat malın hakkıdır" demiştir.
11-
Bağy ehli (İslam devletinin meşru yönetimine) baş kaldıranlarla savaşmak icap
ed~r.
12-
Annelerine tabi olarak oğlaklara da zekat vaciptir.
13-
Yeni karşı karşıya kalınan hallerde imamların içtihad etmeleri, karşı karşıya
kaldıkları bu meseleleri asli meseleler dışında ele almaları, bunlar hakkında
ilim ehli kimselerle tartışmaları, hak kendisine açıkça belli olup, hakkı gören
kimsenin arkadaşının görüşüne dönmesi gerektiği de ifade edilmektedir.
14-
Şer'i meselelerde birbirleriyle ihtilaf içerisinde bulunan müçtehidlerin hatalı
olduklarını söylemeyi terk etmek gerekir.
15-
Hal ve akd ehlinden bir kişinin muhalefet etmesi halinde icma gerçekleşmez,
sahih ve meşhur olan kanaat budur. Bazı usul bilginleri bu hususta muhalefet
etmişlerdir.
16-
Zındığın tövbesi kabul edilir. Buna dair görüş ayrılıkları açıkça daha önce
gösterilmiştİ.
Doğruyu
en iyi bilen yüce Allah'tır. Hamd, nimet, lütuf, minnet onundur.
Başarıyı
veren odur, hatadan koruyan odur.